20 Şubat 1947 İŞÇİ SENDİKALARI kuruluşu

Reklam
Reklamı Gizle

unye-fen-adamlari-dernegi-nden-hes-tepkisi-3802389_o

Hiç şüphesiz, demokrasilerin en vazgeçilmez kurumlarından birisi, sivil toplum kuruluşlarıdır. Bu sivil toplum kuruluşlarının en önemli olanlarından birisi ise sendikalardır.

Sendika, işçilerin hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek maksadıyla bir araya gelerek oluşturdukları örgütlenme olup hem çalışanları işveren ve devlet ile olan ilişkilerde temsil eden güçlü bir güç olmaları, hem de demokratik işleyiş yöntemleri ile çalışıyor olmaları bakımından bir ülkedeki demokrasinin koruyucusu olarak bilinmektedirler.

Sendikalar işçilerin sadece ekonomik haklarının savunusunu verdiği kurumlar değildir.  Sendikalar dar çıkar örgütü olma görüntüsünden mümkün derece kaçınmalı, insan haklarından yana tavır almalı ve sosyal devletin geliştirilmesine katkıda bulunacak faaliyetlerde bulunmalıdır. Hem çevrenin ve doğal kaynakların korunmasında çağdaş bir yaklaşım benimsenmeli hem de bilimsel teknolojik gelişmeye açık, katılımcı yönetim esas alınmalıdır.

Çalışanları, hem işveren hem de devlete karşı temsil eden böylesine güçlü bir mekanizma olmasaydı eğer, toplum daha az çoğulcu olurdu ve hatta toplumsal çıkarların pek çoğu kamu tartışmalarında dikkate de alınmazdı. Dolayısıyla çalışma hayatının en önemli aktörlerinden birisi olan sendikalar günümüzde çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır.

Bir sivil toplum kuruluşu olan sendikaların temel amacı üyelerinin hak çıkarlarını korumak olsa da; tek ve en önemli amaçları bu değildir. Günümüzde hükümetlere, devletlere, çeşitli ulusal ve uluslararası organizasyonlara, kurum ve kuruluşlara baskı yapabilecek kuvvetlerden en önemlilerinden birisi, bekli de en önemlisi sivil toplum kuruluşlarıdır.

Sendikaların günümüzdeki temel amaçları geçmiştekinden farklı olmamakla birlikte çalışma koşullarının iyileştirilmesi doğrultusundadır. Ücret, iş güvencesi, iş sağlığı ve güvenliği, çalışma koşullarının başında gelen konulardır.

Türkiye’de sivil toplum örgütleri, kuruluşu ve yapısı itibariyle sivil toplum nosyonuna uymamakta, dolayısıyla demokratik ülkelerdeki örneklerine rastladığımız sivil toplum örgütleriyle tezatlık söz konusudur.

Sendikaların hedefi geniş bir blok olmalı ve toplumsal dayanışmacı yaklaşım ortaya koyma olmalıdır. Sendikalar ancak post-endüstriyel çağa uyum sağlayıp, demokrasi ile gelişmeyi birlikte sürdürebildikleri takdirde sosyal gelişmenin vazgeçilmez bir örgütü olabilirler.

Türk sendikal hareketinin günümüze kadar geçirdiği gelişim bazı belirgin yönleri ile klasik Batılı sendikal anlayışından farklılıklar göstermektedir.

Ülkemizde çoğu siyasi parti de parti içi demokraside olduğu gibi pek çok ülkede sendika-içi demokrasiden zamanla uzaklaşıldığı, aynı şahısların sürekli aynı sendikalarda yönetici kadrolarını işgal ettiği, bu yöneticilerin çeşitli suistimal ve kanunsuz fiillere başvurdukları bilinen ve sıkça işitilen bir gerçektir.

Sendikalar, işçiler arasındaki rekabete son vererek, ortak çıkarlar etrafında bir birlik ve güç oluşturmalarını sağlamalarından dolayı önemli kurumlardır.

Özellikle 1980 sonrasında uygulanan ekonomik politikalar sonucu Ülkemizin karşı karşıya kaldığı yüksek enflasyon, giderek büyüyen kamu açıkları, özelleştirme girişimleri, işyerlerinde dışa açılma, taşeronla çalışma ve geçici işçi çalıştırma eğilimleri, sendikaların toplu pazarlıktaki politikalarını zorlamakta ve taleplerini artırmakla beraberinde artan göç ve krizlerin toplumsal ve ekonomik alanda yarattığı eşitsizlik ve belirsizlikler, toplumda var olan kaderci, kuşkucu ve içe dönük birey anlayışını güçlendirmekte ve bireylerin topluma yabancılaşmasını artırmış 1990’lardan sonra görülen krizlerin yarattığı yoksullaşma ve devletin bu topluluklara enformel kanallarla kaynak aktarma konusunda zayıflaması, bu toplulukların kendi içinde geliştirmiş oldukları dayanışma ilişkilerinin aşınmasına neden olmuş bu süreçte söz konusu toplulukların bazılarının dini cemaatler biçiminde içe kapandıkları gözlemlenmiştir. Bu yolla içe kapanan yerel topluluklar arasında, devletin sağlamakta zorlandığı hizmetlerin sunulmasında dini vakıf ve cemaatler aktif hale gelmiştir.

 

Tüm bu katı ve bağnaz tutumlara rağmen, mevcut dar sınırlar içerisinde oluşturulacak sivil toplum örgütleriyle yine de birtakım mesafeler alınabilmektedir. Büyük zorluklarla yürütülen bu mücadeleler sonucunda, ulusal ve uluslararası düzeyde kamuoyu oluşturulması, insanımızın bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi mümkün olabilmektedir. Ünye Fen Adamları Derneği olarak da kendi mesleki dertlerimizden daha çok toplumun, yaşadığımız şehrin ve memleketin dertlerini dert kabul ederek çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Çünkü bizler farklı branşlarda teknik eğitim insan yaşamının olduğu her yerdeyiz. Bu nedenle sorumluluğumuz ağırdır.

Dernekler Kanunu, Vakıflar Kanunu, Sendikalar Kanunu, Siyasal Partiler Kanunu ve benzeri örgütlenme özgürlüğüne ilişkin tüm yasal düzenlemelerde oldukça geniş sınırlamalar getirilmiştir.

Günümüzün çağdaş toplum yaşamında insanlar kendilerini ancak gruplar ve örgütler aracılığı ile gerçekleştirebilmekte, seslerini duyurabilmekte ve hatta siyasi iktidarı da kendi çıkarları doğrultusunda etkileyebilmektedir. Bu anlamda sendikalar büyük önem arz etmektedir. İşçilerle toplumun farklı kesimleri arasında ve siyasi iktidarı etkilemede bir köprü vazifesi görmektedir.

Ancak her nedense bu tür örgütlenmelere toplum da yeterince sahip çıkmamakta, üye olmamakta ve çalışmalarına katılmamaktadır. Üye olanlar da tam sahiplenmemekte, aidatlarını bile zamanında ödememekte, birçoğu iki yılda bir yapılan genel kurul toplantılarına dahi katılmamaktadır. Genel kurul toplantılarına katılan üyeler içerisinde, yönetime hesap soran, faaliyetleri denetleyen, çalışmalara katılan üye sayısı çok düşük düzeylerdedir. Büyük çoğunluğu bir kültürel etkinliği izleme tavrı içerisinde genel kurula katılmaktadır. Genel toplumdan bu anlamda daha bilinçli olduğu düşünülen üye tabanının bu ilgisizliği ve duyarsızlığı, örgüt yönetim kadrolarının hem heyecanını, motivasyonunu azaltmakta, hem de örgüt içerisinde yönetim ya da lider sultası oluşmasına neden olmaktadır.

Çağdaş toplumlar, artık birbirinden kopuk bireylerden çok, örgütlü insan topluluklarından oluşmaktadır. Bu örgütlü toplumsallaşma, kolektif özgürlükleri on plana çıkarmaktadır. Bir grup içinde yer almayan birey, kamusal yaşam üzerinde pek etkili olamamaktadır. Bu nedenle birleşme özgürlükleri (dernek, sendika, toplantı vb) hem çıkarları korumanın, hem de kamusal yaşama katılmanın en etkili araçlarıdır. Ne var ki otoriter devletler, örgütlenme özgürlüğünü de güçleri yettiğince kısıtlamaktadırlar.

Bugün; 2 yıl üniversite teknik eğitimi alan, sınava girerken ve eğitim alırken üniversiteli kabul edilen ancak mezuniyeti sonrasında lise mezunu hatta  kısa süreli meslek kursları ile aynı kefeye konan hatta yetki ve ünvanı olmayan 2 milyon Tekniker meslektaşlarımızın Mesleki Birliği Temsili Odası yoktur. Bu Anayasamıza ve hukuk devletine, insan haklarına aykırıdır.

Amerika’yı, Dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok, Yeniden Türkiye’yi kurmaya da gerek yok Yapmamız gereken Tüm Dünya ülkeleri tarafından merakla izlenilen Eğitimli nitelikli genç nüfusuyla gıpta ile bakılan, örnek alınan ülkemizin kuruluşuna ve cumhuriyetin temel ilkelerine, kendi öz kaynaklarımıza, tarihimize, örf ve adetlerimize sahip çıkmamız yeterli olacaktır.

Türkiye’de bütün vatandaşlar, dünyanın gelişmiş ülkelerinde yaşayan insanların sahip olduğu hak ve özgürlüklere sahip olmalıdır.

Türkiye’nin hali ortada… Eğitim olsun, adalet olsun, sağlık olsun, güvenlik olsun, Türkiye’nin tüm temel sitemi çökme noktasında. Ancak hepiniz de biliyorsunuz ki her şey güllük gülistanlık değil.

Ekonomik sorunlar, işsizlik,  yoksulluk, yolsuzluk, şiddet, uyuşturucu, gelir dağılımındaki sorunlar daha çok sorunlar “yok” sayıldığı dönemde sanki yüzde yüz doğru ve ideal bir süreç yaşanıyormuşuz gibi adeta “film” seyrettirilmeye, gerçek olmayan istatistik ve rakamlarla vatandaşlarımız uyutulmaya çalışılıyor.

Bakınız rakamlar ortada;

Bugün; işçilerin emekçilerin çoğunluğunun sendikal faaliyetlerden uzaklaştırıldığı, ikramiye, fazla mesai ücreti alamadıkları, net asgari ücret dışında ellerine bir para geçmediği sanayinin üretimin gelişmişliğin etkin faktörleri olan tekniker meslektaşlarımız, kısacası tüm işçilerimiz emekçilerimiz sadece insanca geçinecek bir ücret istemektedirler. Ama ne yazık ki bugün işçi, çalışan meslektaşlarımız istihdam olmamasından dolayı dahası bugün iş kanunlarına göre asgari ücretten çalışıyor gibi ssk primleri ödenen işçiler emekçiler işten atılma korkusu ile zor çalışma koşullarına ve düşük ücrete razı olmuşlardır.

Bugün; kurum ve kuruluşlarda en kolay tasarruf işçi çıkarmak ve işçi sayısını düşürerek mevcut işçileri fazlaca çalıştırmak olmuştur. Uzun çalışma 2 milyon kişiyi işsiz bırakmıştır. Araç ve işçi sayıları düşürülerek az işçi ile çok iş yaptırıldığını dolayısıyla fazla çalışma ile daha fazla yorulduklarını ama ellerine geçenin yine asgari ücret olduğu ki bu nedenle de işçilerde meslek hastalıkları oluşmaktadır. Oysa işçi çalışma kanunlarına bakılarak mevcut işçiler fazla mesaide çalıştırılarak yıpratılmak yerine fazla çalışmak fazla mesai ödemek yerine yeni işçi alınması yeni insanlara gençlere istihdam getirecektir.

Bugün; Tam zamanlı ücretlilerin çalışma süreleri kıyaslandığında Türkiye’de emekçiler, Avrupa Birliği ve OECD ülkelerinin hepsinden daha uzun saatler çalışıyor. Araştırmaya göre Türkiye’de emekçiler, Danimarka ve Norveç gibi ülkelerdeki emekçilere göre haftada yaklaşık 15 saat daha fazla çalışıyor.

Araştırmaya göre yine uzun çalışma süreleri, emekçilerin fiziksel, psikolojik ve sosyal sağlığını da olumsuz etkiliyor, iş kazası ve meslek hastalığı riskini artırıyor. Araştırmada, çalışma sürelerinin giderek arttığı Türkiye iş kazalarında Avrupa birincisi olurken, dünya üçüncüsü olduğuna dikkat çekiliyor.

Türkiye’de haftalık çalışma süreleri Devlet Memurları Kanunu’na göre 40 saat, İş Yasası’na göre ise 45 saat. İş Yasası’na göre bir işçi yılda en fazla 270 saat fazla mesai yapabiliyor. Bu süre 52 haftaya bölündüğünde, işçinin haftalık çalışma süresinin 50 saati aşmaması gerektiği ortaya çıkıyor. Hem emekçilerin uzun süreler çalışmasını, hem istihdamın korunmasını amaçlayan bu düzenleme maalesef kağıt üstünde kalıyor.

Sosyal-İş’in araştırmasına göre Türkiye’de ücretli çalışanların yüzde 44.8’i haftada 50 saatten fazla çalışıyor. Yarı zamanlı çalışanlar dışarıda bırakıldığında bu oran 49.2’ye çıkıyor. Yani her iki emekçiden biri yasal çalışma sürelerinin üzerinde çalıştırılıyor.

Araştırmaya göre, Türkiye’de fiili çalışma süreleri giderek artıyor ve yasaya aykırı aşırı uzun çalışma süreleri istisnadan kurala dönüşüyor.  Son 25 yılda tam zamanlı çalışan ücretlilerin haftalık ortalama çalışma süresi 47.6 saatten 52.1 saate çıktı. Yani çalışma süresi yaklaşık 5 saat arttı.

1988 yılında tam zamanlı çalışan ücretlilerin yüzde 73’ü haftada 40-50 saat arası, ücretlilerin yüzde 27’si haftada 50 saatten fazla çalışıyordu. 2014 yılına gelindiğinde haftada 50 saatten fazla çalışanların oranı yüzde 49.2’ye yükseldi. Türkiye’de tam zamanlı çalışan ücretlilerin yüzde 19’u haftada ortalama 55 saat, yüzde 21.4’ü haftada ortalama 65 saat, yüzde 8.8’i ise haftada ortalama 75 saat çalışıyor.

Araştırmaya göre Türkiye’de 6 milyon 869 bin emekçinin yasal üst sınır olan 50 saati aşan çalışmaları, haftada 88 milyon 695 bin saate denk geliyor. Yasa uygulanarak haftada 50 saati aşan çalışmalar engellense, 88 milyon 695 bin saatlik işgücü ihtiyacı doğacağı belirtilen araştırmada, bu süre istihdama dönüştüğü takdirde tam 1 milyon 971 bin kişiye iş imkanı doğacağı vurgulanıyor.

Bugün; Türkiye’de dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı, 2014 asgari ücretinin 4 katından fazladır. Yapılan hesaplamalarına göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 1121, yoksulluk sınırı 3544 liradır. Buna göre dört kişilik bir işçi ailesi, 1 aylık ücretle 1 hafta geçinebilecek 3 hafta aç kalacaktır.

Devletin resmi istatistik kurumu TÜİK’in yoksulluk sınırını temel alarak yaptığı hesaplamalara göre ise asgari ücretin en az 1205 lira olması gerekmekteyken bu rakamın %70’i düzeyinde bir asgari ücret tespit edilmiştir. Yani işçiler bir simit bir bardak çayla doymaya zorlanılmış, daha insanca bir yaşama kavuşmak bir yana daha fazla açlığa ve yoksulluğa mahkum edilmektedir. Çalışan için artık bir simit çay dahi lüx sayılmaktadır.

TÜİK tarafından kasım dönemi işsizliği yüzde 10.7 olarak açıklandı. Bu dönemde tarım dışı işsizlik oranı ise yüzde 12.7 oldu. Mevsimsel etkilerden arındırılmış işsizlik Ekim 2010’dan bu yana en yüksek seviyesini gördü.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2014 yılı Kasım ayı İşgücü İstatistikleri’ni açıkladı. Buna göre, Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2014 yılı Kasım döneminde 3 milyon 96 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise yüzde 10,7 seviyesinde gerçekleşti. İşsizlik oranı erkeklerde yüzde 9,7 kadınlarda ise yüzde 13 oldu. Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı yüzde 12,7 olarak tahmin edildi. 15-24 yaş grubunu içeren genç işsizlik oranı yüzde 19,9 iken, 15-64 yaş grubunda bu oran yüzde 10,9 olarak gerçekleşti.

Kasım 2014 döneminde 15 ve daha yukarı yaştaki istihdam edilenlerin sayısı, 25 milyon 874 bin kişi, istihdam oranı ise yüzde 45,1 açıklandı. Bu oran erkeklerde yüzde 64,2, kadınlarda ise yüzde 26,6 olarak gerçekleşti. Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 5 milyon 180 bin kişi, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı ise 20 milyon 694 bin kişi olarak gerçekleşti. İstihdam edilenlerin yüzde 20’si tarım, yüzde 20,4’ü sanayi, yüzde 7,6’sı inşaat, yüzde 52’si ise hizmetler sektöründe yer aldı. İşgücü nüfusu 2014 yılı Kasım döneminde 28 milyon 970 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise yüzde 50,5 olarak gerçekleşti. İşgücüne katılma oranı erkeklerde yüzde 71 kadınlarda ise yüzde 30,5 oldu.

Bugün; Herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranı 2014 yılı Kasım döneminde yüzde 33,9 olarak tespit edilmiş. Bu oran tarım sektöründe yüzde 81,7 iken, tarım dışı sektörlerde yüzde 22. Maliye Bakanlığı tarafından derlenen verilere göre, 2014 yılı IV. döneminde toplam kamu istihdamı 2013 yılının aynı dönemine göre yüzde 3,6 oranında artarak 3 milyon 440 bin kişi olarak gerçekleşmiş. Mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam sayısı bir önceki döneme göre 30 bin kişi artarak 26 milyon 94 bin kişi. İstihdam oranı ise değişim göstermeyerek yüzde 45,5.

Mevsim etkilerinden arındırılmış işsizlerin sayısında 2014 yılı Kasım döneminde, bir önceki döneme göre 24 bin kişi artmış. İşsizlik oranı ise 0,1 puanlık artış ile yüzde 10,7. Mevsim etkilerinden arındırılmış işgücüne katılma oranı bir önceki döneme göre 0,1 puanlık artış ile yüzde 51. Ekonomik faaliyete göre istihdam edilenlerde en fazla artış 50 bin kişi ile hizmet sektörü.

Türkiye’nin hali ortada… Eğitim olsun, adalet olsun, sağlık olsun, güvenlik olsun, Türkiye’nin tüm temel sitemi çökme noktasında. Ancak hepiniz de biliyorsunuz ki her şey güllük gülistanlık değil.

2014 Kasım ayı işsizlik verileri ile birlikte son aylarda büyüme oranlarındaki gerileme göz önüne alındığında bu oranın daha da yükselmesi ile Orta dönemde ise yabanca kaynak girişindeki azalma beklentisinin de etkisiyle, yüzde 3 ve altında büyüme oranlarıyla, mevcut işsizlik oranının kolay kolay düşmeyeceğini ortadır.

Ekonomik sorunlar, işsizlik,  yoksulluk, yolsuzluk, şiddet, uyuşturucu, gelir dağılımındaki sorunlar daha çok sorunlar “yok” sayıldığı dönemde sanki yüzde yüz doğru ve ideal bir süreç yaşanıyormuşuz gibi adeta “film” seyrettirilmeye, gerçek olmayan istatistik ve rakamlarla vatandaşlarımız uyutulmaya çalışılıyor.

Anayasaya göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Ancak demokratik nitelemesine karşın, halkın yönetime katılma hakkını yeterince kullanamadığı görülmektedir. Hükümeti ele geçiren ve bürokratik iktidar güçlerinden icazetli partilerin, Siyasal Partiler Yasası ve Seçim Yasaları üzerinde oynadıkları oyunlarla, halk iradesi barajlarda boğulmakta ve TBMM’ne yansımamaktadır. Halkın özgür iradesini tam temsil edemeyen ve dolayısıyla bir temsil krizi yaşayan parlamento, hükümet üzerinde gerekli siyasal denetimi sağlamaktan aciz kalmaktadır. Halka değil, siyasal parti liderlerine dayanan milletvekilleri, özgür iradeleriyle hareket edememektedirler. Çünkü demokratik mekanizmalar, siyasal partilerin iç bünyelerinde de işlememektedir. Böyle bir yapısal sorun içerisindeki partilerin lider kadroları, hükümet koltuklarına oturdukları zaman da, kendi politikalarını değil, yönetmeleri gereken bürokrasinin belirlediği politikaları uygulamak zorunda kalmaktadırlar. Bu yüzden ülkemizde hükümet politikalarından söz edilememektedir. Nitekim hükümet olmakla iktidar olmanın Türkiye’de farklı şeyler oldukları, son yıllarda daha açıkça görülmüştür

Yaklaşılan seçim öncesi, seçim propagandaları ile çeşitli eylem ve provakasyonlarla, tartışma ve kargaşa ile gündem dışına çıkılmaktansa Türkiye’nin sorunsuz büyüme kapasitesinin yeniden yükseltilmesi için yapısal tedbirlerin biran önce uygulamaya sokulması şart. Çünkü hepimiz aynı gemideyiz. Aksi takdirde çok daha yüksek işsizlik oranlarını görürüz. Genç işsizlik, tarım dışı işsizlik oranlarının mevcut yüksek seyri de göz önüne alındığında, toplumsal beklentilerin daha da bozulma tehlikesi bulunduğu gerçeğini görmeliyiz.

 

Çok önemli süreçlerden geçmekte olan ülkemizde dün olduğu gibi bugün de insan hakları, demokrasi, temel haklar ve hukuk, işçi hak ve özgürlükleri benzer bağlamlarda olumsuz bir tablo ile karşı karşıyayız. Ancak gerek içerde gerekse dışarda bu olumsuzluklardan beklentileri olanlar yanılacaklardır. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş temel ve ilkeleri ile halkımızın birlik ve beraberliği her türlü oyunu bozacak, Dünya yine Türkiye Cumhuriyeti model olarak dikkate alacaktır.

Bu duygu ve düşüncelerimizle; 20 Şubat 1947 İşçi Sendikalarının kuruluş yıldönümü dolayısıyla, başta çalışan tekniker meslektaşlarımız olmak üzere tüm İşçilerin, emekçilerin, gençlerin, kadınların, ezilenlerin, yoksulların, ötekileştirilenlerin, dışlananların, eğitimleri ya da kimlikleri yok sayılanların insanca yaşayacağı, eşitliğin, barışın, kardeşliğin ve adaletin egemen olduğu, demokratik, özgür ve bağımsız bir ülkeye olan inancımızla, 2015 yılı Haziran Genel seçimleri sonrasında yeni üretilecek politikalar, yasa ve yönetmelikler ile Ekonomik sorunlar, işsizlik,  yoksulluk, yolsuzluk, şiddet, uyuşturucu, gelir dağılımındaki sorunlar ve daha çok sorunlar gibi teknikerlerin sorunlarının da konuşulmadığı,  sorunsuz, kavga kargaşa içinde tartışan değil dünya ile yarışan bir ülke arzu ediyoruz.

Tüm Meslek Yüksek Okulu Mezunları Tekniker ve teknisyen arkadaşlarımızın tüm yasal haklarının verilerek sahadaki yerlerini almaları umuduyla sesimizi duyan herkese sevgi ve saygılarımızı sunuyorum.

Musa KIRANLI                                                                                                                                 

Ünye Fen Adamları Derneği Başkanı

Türkiye Teknikerler Birliği Ordu İl Temsilcisi

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.